ADI LAZIM DEĞİL BAŞ HARFİ COVID-19...

YAŞAMAYA DAİR

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

 

1947

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

 

1948

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
‘Yaşadım’ diyebilmen için...

1948 , NAZIM HİKMET

 

Yaradılışın gücü…
Doğa yaşadığı aksaklıkların birçoğunu oluşmaya başlama aşamasında, hatta oluşmadan, bir kısmını ise daha oluşmanın başlangıcında çok küçükken algılayarak çözme gücünü de kendinde bulmaktadır. Bugün yapay zeka ve öngörülebilirlik diye keyifle anlattığımız bilimin yeniliklerini aslında kainat yaradılışı ile birlikte mühendisliğinin bir parçası olarak hayata geçirmiştir.

Dünyanın tek yararlanıcısı insanlar değil…
Biz insanlar bilim olarak adlandırdığımız çalışmalarımızı refahı yakalamak, daha çok üretmek, daha kısa yollardan erişmeyi keşfetmek, işimize ya da menfaatlerimize yarayanı elde etmek için gerçekleştirdik. Elde edilecek mutluluğun tek yararlanıcısını hep insanlar olarak düşündük. Oysaki biz insanları var eden hayvanları, bitkileri, toprağı, havayı, suyu ve var oluşun tüm parçalarını düşünmedik. Bu olmazsa olmaz varlıklar varoluşun temel birleşenleri olduğuna göre; bu varlıkları korumayan, geliştirmeyen ve tek kelime ile pervasızca yok eden insanlar bindikleri dalı kestikleri gerçeğini önlerine koymayı hep ötelediler ve yakın geçmişimizden bugüne doğru baktığımızda, şiddeti hızla artan beklenmeyen olayların doğurduğu yıkıcı kayıplarla her geçen gün daha fazla iç içe olur hale geldiler.

Tükettiğimiz dünya…
Dünyamızın nimetlerini sorumsuzca her geçen gün daha fazla kullanan insanlığın yarattığı sonuçlar ise kuraklık, kirlenme, zehirlenme ile birlikte gelişen doğal afetlere, yangınlara, depremler, sellere, fırtınalara, bağlı yıkıcı kayıplar. Bizler yağmur yağışına sevinen insanlar yerine yağmurdan korkan insanlara dönüştük, çünkü her yeri betonla kapladık, dere yataklarını imara açtık ve yağmur suları toprakla buluşamayınca seller oluştu. Atmosferi kirlettik ve su kaynaklarımızı yok ettik, küresel ısınmanın etkisi ile her sene daha fazla yangınları yaşar olduk.

Her yere araç ile gitmeye çalışan yürümeyen bir toplum yarattık, milyonlarca otomobiller, yüzbinlerce havada uçan uçaklar, raylarda koşan demiryolları ve deniz ulaşımımızın çıkardığı egzoz gazlarının zehirlediği havayı her geçen gün daha fazla solur hale geldik. Tüm canlılar bu havayı ve içerisindeki binlerce zehiri soluyor, bu zehirler tüm canlıların moleküllerinde her geçen gün daha fazla var artık. Artan küresel ısınma ile eriyen buzullar, yükselen dünya suları ile daralan yaşam alanları ve değişen mevsimler, bozulan doğal yaşam dengesi yine yaşanan küresel sorunlar.

En büyük tehlike açlık…
Dünya nüfusu hızla artıyor, en büyük tehlikelerden biriside üretimi karşılamayan tüketimin getirdiği açlık. O nedenle dünyanın daha çok üretmesi gerekiyor, peki daha fazla nasıl üretecek? Bir koyup 3 alırken bir koyup 10 almak nasıl olacak? Bilim buna da çare buldu; genetikler bozuldu, GDO’lu gıdalar, hibrit tarım ve doğanın kanunlarından referansını almamış tarım ve hayvancılık metotları geliştirdi. Amaç, daha fazla üretmek. Bu üretilen gıdaları bedenlerimiz tanımıyor, besin zincirinin tohumlarını ve atıklarını doğamız kabul etmiyor, çünkü bunlar tanıdıkların ötesinde başka şeyler. Ortaya çıkan sonuç; insanlar, hayvanlar ve bitkiler sağlıksız, hasta ve daha çok ilaca mahkum.

Hastalıklarla daha çok tanışacağız…
Tüm canlılar her geçen gün daha çok hastalığa ve hasta olmaya yakınlar. Hastalıkların nedenleri, çeşitleri, oluşma hızları tıpkı bir yokuştan aşağı yuvarlanan güllenin artan hızı gibi artıyor ve sağlık bilimi bu hızları ne takip edebiliyor, ne de yakalayabiliyor. Tüm canlıları hastalandıran etkenler insanların onları keşfedebilme yeteneklerinden daha hızlı doğuyor, gelişiyor, değişiyor ve bilim insanları bu hıza erişim konusunda çaresiz. Ortaya çıkan salgınların yıkıcı, öldürücü sonuçlarını yaşamaya ise gün geçtikçe daha çok mahkumuz gibi görünüyor.

Ve Korona…
Bilim insanları, siyasetçiler, medya mensupları, sosyal bilimciler, tıp doktorları, ekonomistler, ağzı laf yapan hatipler ve daha nice insan grupları dün ve bugün birçok sorunu tartıştılar ve tartışmaya devam ediyorlar. Bugünün gündemlerinden birisi ise Korona Virus Enfeksiyonu. Bilim adamları Korona Virus hastalığının etkeninin hayvanlardan insanlara geçerek insanları hastalandırdığını söyledi. Ülkemiz bu günlerde hem korunmak için uygulanan binlerce tedbir, hem de salgın hastalık döneminde konumunu, ekonomisini, statüsünü geliştirmek isteyen tüm fırsatçılar ile tanıştı. Konuşan tüm insanların bahsettikleri hususlara baktığımızda genel hatları ile benzer hususlar, lakin konuşulmayan bir husus var ki; bu husus gözden kaçan değil, yüzleşmekten imtina ettiğimiz insanlığın suçu.

Çeşitli nesillerin şu soruyu sorması gerekiyor, 10-20-30-40-50-60-70 sene ve daha ötesi yıllara doğru gidelim. Bu kadar çok felaket ve salgınları dünya geçmişte yaşadı mı? Giderek artan ve çeşitlenen felaketlerle yaşam her gün yeniden yüzleşiyor, peki ne oldu da bu kadar çok artan felaketler insanların yaşamının bir parçası haline geldi.

Göz ardı edilen dünyanın kendi bağışıklık sistemi…
Salgın kelimesi kadar çok duyduğumuz kelime bireysel bağışıklık, herkesi koruyan bağışıklık sistemi kişilerde zayıflıyor ve çöküyor, bu zayıflamanın ve çöküşün nedenleri anlatılıyor.

Peki, düne kadar salgınları yaşamayan bir dünya, diğer bir deyişle salgınlara neden olabilecek bakteri, virüs veya mantarları yenmeyi başarmış bir dünya bugün neden bu etkenlere karşı mağlup durumda? Nasıl ki bireysel bağışıklıktan bahsediyorsak dünyanın da üzerindeki olumsuzluklara karşı bir bağışıklık gücü ve sistemi vardır, bu sistem artık iflasın eşiğine gelmiştir ve dünya üzerindeki canlılar için sigorta niteliğini kaybetmiştir. Evet, dünyanın bağışıklık gücünü biz insanlar pervasızca tükettik ve her sene yeni bir salgınla kucak kucağa kaldık ve kalmaya devam edeceğiz. Küresel bağışıklığın yok edilmesi maalesef insanların yarattığı utanç verici bir sonuçtur ve bunu daha çok üretmek, daha çok kazanmak için tüm değerleri hiçe sayan, yok eden kapitalist sistemi insanlık çok iyi bilmektedir ve bu acı gerçeklerle yüzleşmemek için de konuşmamayı tercih etmektedir.

Dünyamız için iyi olanı yine bizler yapacağız…
Bu dünyayı her geçen gün bizler daha yaşanmaz hale getiriyoruz, yaşam alanlarını, yaşam özgürlüklerini, yaşam dengelerini alt üst ettik, ne içecek suyumuz var, ne soluyacak havamız var, ne de beslenecek gıdamız var. Bunları ne için yaptık? Cevabı basit; daha çok para ve daha çok hakimiyet. Dünyaya ve yaşama böyle bakmaya devam ettiğimiz, doğanın kurallarına saygı göstermediğimiz ve verilen imkanları pervasızca tükettiğimiz sürece tüm dünya Korona virüs enfeksiyonu gibi pek çok salgın ve felaketleri yaşamaya mahkum kalacak.

Doğaya müsaade edersek kendine gelir…
İnsanlarımız geleneksellikten hızla uzaklaşarak doğanın üretim gücünü küçümseyerek endüstrinin temelsizliğini tercih etmeye devam etmektedir. İnsanlar ellerini çektiklerinde endüstri çalışmayacaktır. Oysaki yok ettiğimiz doğal üretim zinciri ise ‘hayatımızda tutabilseydik’ varlığını ve üretimini sürdürmeye devam edecekti. Doğanın üretim ve çözümleme gücünü referans almayan büyüme kapitalistleri ve kurnazları maalesef dünyadaki yaşama iyilik etmemişlerdir. Gelinen noktaya baktığımızda dünya şu anda gayri safi milli hasılasının 3-4 katı kadar borç batağının içerisindedir ve bu borç batağı kartopu etkisiyle kendisini hızla büyütmektedir. İflasın eşiğine gelen dünyamız maalesef komadaki bir hastadan farksızdır. Doğru teşhis ve doğru tedavi komadaki hastayı nasıl iyileştirebilir ise aynı mantık dünyamız için de geçerlidir. Sürdürülebilir ve yaşanabilir bir dünya için hala şansımız ve fırsatlarımız var. Umudumuz var.

Çözümler doğru teşhislerle başlar…
Dünya ve üzerindeki doğal hayat insanların müdahalelerinden hiç hoşnut değil; gelişen felaketler ve salgınlar ile doğa insanları süründürerek, hatta onları feci şekilde öldürerek intikamını alıyor. İnsanlık bu acı gerçekleri çok iyi biliyor, ama konuşmaktan ve yüzleşmekten ısrarla kaçınıyor çünkü biz insanlar suçluyuz. Doğaya, yaşama, insana, hayvana, bitkiye, suya, toprağa, soluduğu havaya saygılı çocuklar, gençler ve nesiller yetiştiremedik.

Türkiye insanıyla güçlü olmak zorunda...
Karar vericiler, akademisyenler, gazeteciler, sivil toplum kuruluşları, özel teşebbüsler ve daha nice kuruluşların el ele vermeleri gerekir. Dünyamızın ve ülkemizin insan kaynağı bu sorunları yaratma gücüne sahip olduğu kadar bu sorunlarla baş edebilme gücüne de sahiptir. Ülkemizin kararlılığıyla neleri başardığı tarihimizden günümüze örnekleriyle yaşanmıştır. Kurtuluş savaşını bize kazandıran milli mücadelemiz, kararlılığımız, motivasyonumuz aklın ve bilimin ışığında bu kötü günlerin de üstesinden gelineceğine yürekten inanmalıyız.

Umudumuz olmalı. Umut ederken hayatımızı ve sevdiklerimizi koruyacak gerçekçi kuralları da unutmamalı ve mecbur olmadıkça evden çıkmayarak sürece destek olmalıyız. Ne yazık ki yalnızız! Bu süreçte ihtiyacı olana destek olmayı uyulması gereken en önemli 2. kural olarak benimseyip stok yapmak yerine ‘Komşusu açken tok uyuyan bizden değildir.’ hadisini hatırlayarak olmayana kendimizden vermeyi görev edinmeliyiz. Tabii 3 boyutlu yazıcımız varsa sağlıkçılarımız için siperlik üreterek de sürece destek olabiliriz :)

Asansörlere de değinelim; asansörler toplu kullanım aracı olması sebebiyle tek kişi kullanılmalı ve toplu iniş çıkışlardan kaçınılmalıdır. Nacizane tavsiyem birkaç eldivenin üst üste giyilmesi ve her dokunduğumuz nesneden sonra çıkarılması yönünde olacak. Yapamıyorsanız butonlara dokunduktan sonra ellerinizi dezenfekte etmeyi unutmayın. Tabii en önemlisi dışarı çıkmamızı gerektirecek çok önemli bir durum olmadıkça evlerimizde kalarak izole olmamız.

Yaşamak endişesi taşımadığımız güzel günlerde görüşmek dileğiyle.

Rate this item
(0 votes)

Latest from Deniz Demirkaplan

Leave a comment

Make sure you enter all the required information, indicated by an asterisk (*). HTML code is not allowed.

reklam3

Son Tweetler

den/dan Instagram
asansorvizyondergisi https://t.co/f5GeBz3Adp . . . . . . . #asansörvizyondergisi #asansor #asansör #lift… https://t.co/5sVVWPcm8Z
https://t.co/kxtlr5NAlO
https://t.co/32QFeb6hzd
Takip Et Asansor Vizyon on Twitter