NORMALLEŞME! UYUM SAĞLA...

İnsanlık tarihi boyunca grip, SARS, Ebola, Kolera, AIDS gibi birçok pandemiyle karşılaşılmış olsa da Covid-19, bizlerin yaşadığı çağda hayat bulması ve dünya üzerindeki tüm dengeleri bir anda değiştirmesi sebebiyle, bizler için ilk ve tek olma özelliği taşıyor. Dijital çağda yaşıyor olmamız sebebiyle de, her an dünyanın herhangi bir yerindeki gelişmeleri takip etme imkanı buluyoruz. Virüsün farklı DNA’sı, muazzam bulaşma hızı ve tüm gelişmelere hızlı ulaşılabilirlik sonucunda, çok kısa bir sürede birçok uyarana maruz kalmak beraberinde hayatımıza yüksek kaygı, endişe, stres, panik, paranoya, takıntı, yas, travma, depresyon, fobiler, kısıtlanmışlık, gelecek endişesi, erteleme, kararsızlık, geri çekilme, yalnızlık, iletişimsizlik, çatışma, riskten kaçınma, uyum bozukluğu vb. birçok psikolojik sorunu da beraberinde getirdi.

Salgının ne zaman sona ereceğine dair yaşadığımız belirsizlik, izolasyon, kısıtlanmışlık ve tanık olduğumuz kayıplar, sonunda karantina yorgunluğunu da beraberinde getirdi. Pandemi öncesinde evde kalmak, boş bir gün geçirmek, dinlenmek, evde çalışmak çok cazip fikirler olsa da, karantina sürecinde evde çalışan kesimin büyük bir çoğunluğu, özdenetim ve disiplin zorluğu, çevrimiçi toplantıların teknik ve manevi zorlukları, ev halkının talepleri vb. sebeplerle, yeniden ofise gitmenin hayalini kurar hale geldi. Yapılan bir araştırmaya göre, pandemi sonrasında evden çalışmak isteyenlerin oranı % 7.4 iken, ofise dönmeyi isteyenlerin oranı ise % 48.7!
Alınan önlemler ve uyulan kurallar sayesinde, pandemi bitmiş olmasa da, karantina ve izolasyon sürecinin büyük bir oranda sonuna gelindi ve yeni bir dönem yani “normalleşme süreci” başlamış oldu.

Dış dünyaya yavaş yavaş açıldığımız normalleşme sürecinde atılan ilk adımlara, 1 Haziran itibariyle ofise dönüşler de eklendi. Tabii ki bu değişikliklere tüm çalışanların tepkisi aynı şekilde olmadı ve iki farklı uçta seyretti. Bir kısmımız, karantina sürecinde yaşadığımız değişiklikler sebebiyle yeniden işe uyumda zorlandık. Erken uyanamama, dikkat dağınıklığı, iletişim sıkıntıları, sosyal mesafeye uymada zorlanma, toplu taşıma kullanma ya da kalabalık ortamlara girecek olma ve bulaşıdan korunmanın getirdiği kaygı, üzerimizdeki stres seviyesini oldukça yükseltti. Stres seviyemiz yükseldikçe, davranış bazındaki önceliklerimiz de değişti. Bununla birlikte, bir diğer kısmımız da normalleşme sürecini “tamamen normal olma” olarak algıladık ve tüm stres seviyesini hızla düşürerek rahatladık, korunmaktan vazgeçerek tehdidin büyüklüğünü unuttuk.

Northwestern Üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi’nde Psikiyatri ve Davranış Bilimleri üzerine çalışmalar yapan Prof. Dr. Jacqueline Gollan bu rahatlama durumunu dikkat yorgunluğu olarak adlandırıyor ve dikkat yorgunluğunun insanların uyarılara uyma, tedbirli olma konusunda motivasyon düşüklüğü yaşaması anlamına geldiğini; uyarılar karşısında hassasiyetin kaybolması, tahammülsüzleşme, uyarıların ve riskin önemini küçümseme gibi davranışsal belirtileri olduğunu ifade ediyor. Hal böyle olunca kuralları esnetip uyarıları kulakardı ederek, fiziksel mesafe ve maske kullanımındaki hassasiyetimizi kaybettik, kronikleşen bu stres karşısında uyarılara duyarsızlaştık ve beynimizin karar verici bölgelerine “herhangi bir tehdit kalmadı” mesajını vermeye başladık. Beynimize yolladığımız bu mesaj nedeniyle de kendimizi güvenli alanda hissettiğimiz yanılgısına düştük. Oysa tehlike hala geçmiş değil ve hiçbirimiz hala güvenli alanda değiliz. Risk hepimiz için devam ediyor. Bu nedenle beynimizi yanıltıcı bu mesajlardan bir an önce kaçınmalı ve yeni normal düzeni benimsemeliyiz.

Normalleşme nedir? Normal duruma gelmek, normal olmak. Halbuki şu an, hala hiçbir şey normal değil. Koronavirüs hala bizimle birlikte yaşıyor ve her an birilerine daha bulaşmaya devam ediyor. Normalleşme süreci aslında, tedbirli olma ve yeni yaşama uyum sağlama sürecidir. Dolayısıyla, önemli olan “normal” olmak değil, uyum sağlamaktır. Uyum sağlamak; canlıların ortamlarında başarılı bir şekilde yaşamalarını sağlayan değişikliktir. Koronavirüs’e karşı bizim ihtiyacımız davranışsal olarak uyum sağlamaktır. Davranışlarımızı ne kadar Koronavirüs ile yaşar hale getirirsek, o derece “normal” olabiliriz. Artık hiçbirimiz pandemi öncesi gibi olmayacağız. Haruki Murakami’ye göre, fırtınadan çıktığınızda, asla fırtınaya giren kişi olmazsınız. Bundan sonra hayatımızda her zaman Koronavirüs var olacak. Biz onunla yaşamayı öğreneceğiz, o da bizimle yaşamayı öğrenecek. Koronavirüs’ün dünya üzerinden tamamen silinmesini bekleyip bunu hayal etmektense, Koronavirüs’lü bir yaşamda nasıl hayatta kalırız’a yoğunlaşarak uyum sağlamamız gerekiyor. Bunu da öncelikle stres faktörlerimizi düşürerek yapmalıyız. Tedirgin değil; ama tedbirli olmalıyız.

Normalleşme sürecine uyum sağlamaya çalışırken, bir taraftan da duygusal paradokslar yaşıyoruz. Bir yandan eski yaşantımıza dönmek isterken, bir yandan da yaşanan bu sürecin etkilerinin ve tehlikelerinin halen devam edebilecek olması bizi mutluyken bir anda karamsarlığa itebiliyor. Neşeliyken, kaygılı olabiliyoruz. Kısacası zıt duygulanımlar yaşayabiliyoruz; çünkü biz beraber yaşamayı seven ve beraberken üretebilen sosyal varlıklarız ve sosyalleşmek şu an bize korku getiriyor. O yüzden aşamalı, kontrollü bir sosyal hayata geçmekte fayda var.

Her travma sonrasında olduğu gibi, pandemiyle birlikte yaşadığımız ilk şok ve yoğun dönemden sonra, bir uyum sürecine girdik. Artık yeni bir hayatımız var. Her ne kadar baştan aşağıya değişmiş olsa da, günlük hayatımıza ilişkin rutinleri mümkün olduğunca, bu yeni hayatımıza da adapte etmeliyiz.

Ofis yaşamına geri dönen çalışanlarda, konsantrasyon güçlükleri, çabuk yorulma gibi problemler ortaya çıkabilir. Zihninizdeki düşünceler, duygularınız, bedeniniz, birbirlerini ve iş ortamındaki performansınızı etkileyebilir. Tüm bunların doğal ve geçici olduğunu, işe dönmeye ilk günden uyum sağlamak zorunda olmadığınızı, herkesin hızlı bir adaptasyon becerisi olmadığını kendinize hatırlatmalısınız. Her birlikte, sürpriz bir sürece uyum sağlamaya çalışıyoruz. Beyniniz ve ruhsal varlığınız, birden artan bilgi ve uyaran yoğunluğuyla başaçıkmaya çalışırken daha çabuk yorulabilir, yıpranabilir. Dışarıdaki dünya hatırladığınız gibi olmayabilir. Bizler mekanik yaratıklar değiliz ve uyum, zaman gerektirir. Kendinize bu zamanı verin.

Herbirimiz bunu farklı yaşıyor olsak da, uyum bozukluğu hepimizi zorluyor. Bu süreçte hali hazırda psikolojik problemleri olanların bu problemleri tetiklenebilir; bazıları ortadan kalkarken, bazıları eklenebilir.

Yoğun şekilde devam eden, size belirgin şekilde sıkıntı veren ve günlük işlevselliğinizi bozan belirtiler bazen de yardım almayı gerektiren psikolojik sorunların işareti olabilir. Özellikle bu belirtiler 1 aydan uzun süredir varsa, hayatınızı negatif şekilde etkiliyor ya da engelliyorsa, kendi başınıza bir çıkış yolu bulamıyorsanız, bir uzmandan destek almayı düşünebilirsiniz.

Uyum sağlamak her zaman kolay değil. Zorlukları var; ama zorlanmak da bu hayatın bir parçası. İnsanlık tarihinde, her zaman en güçlü olan değil, uyum sağlayan hayatta kalmıştır.

Maske takın. Sosyal mesafenizi koruyun. Hijyen kurallarına uyun. Uyum sağlayın. Sağlıklı kalın. Hayatta kalın.

Rate this item
(0 votes)

Latest from Peren Kıstak

Leave a comment

Make sure you enter all the required information, indicated by an asterisk (*). HTML code is not allowed.

reklam3

Son Tweetler

den/dan Instagram
asansorvizyondergisi https://t.co/f5GeBz3Adp . . . . . . . #asansörvizyondergisi #asansor #asansör #lift… https://t.co/5sVVWPcm8Z
https://t.co/kxtlr5NAlO
https://t.co/32QFeb6hzd
Takip Et Asansor Vizyon on Twitter